Okuma süresi: 3 dakika

Neil Harbisson dünya’nın resmi olarak kayıtlara geçmiş ilk cyborgu. Kafatasına yerleştirilmiş bir anten, doğuştan beri sahip olmadığı renkleri ayırt etme kabiliyetini Neil’a veriyor.

cyborg-2

Teknolojinin sosyal hayatımızı ve ruh halimizi bozduğu günümüz dünyasında, Neil Harbisson, teknolojiye en tutkulu akıllı telefon kullanıcılarından bile daha yakın bir konumda.

İspanya’nın Katalonya bölgesinde bir sahil şehirinde büyüyen Harbisson, anopia denilen tam renk körlüğü hastalığına sahipti. Çoğu insan tarafından bilinen renk körlüğünde belirli renkleri algılamada sıkıntı yaşanırken, Harbisson gibi tam renk körü olan bir insan hiç bir rengi birbirinden ayırt edemez. 2004 yılında artık böyle yaşamak istemeyen Neil kendisini siyah beyaz dünyasından kurtaracak ve daha önce kimsenin denemediği bir sensör teknolojisinin geliştirilebilmesi için bir yol bulmaya karar verdi

Ve beklediği fikir Neil’in aklına İngiltere’deki Dartington Sanat Koleji’nde deneysel müzik besteciliği okurken geldi. Final projesi için Neil, bir bilgisayar bilimci Adam Montandon ile kendilerinin “eyeborg” dediği cihazı geliştirip bir ilki başardılar. Aparat, bir çift kulaklık ve 5 kilogramlık bir bilgisayara bağlı bir antenden oluşuyordu. Antenin ucunda bulunan mini kamera her rengi Neil’in kulaklıklar ile dinleyebileceği 360 farklı sese dönüştürüyordu.

cyborg-3

Kulağa yapay yollarla uyarılmış bir sinestezi durumu gibi gelse de Neil’in yeni durumu aslında çok farklı ve yeni bir isime bile ihtiyaç duyuyor: sonochromatopsia (sonokromatopya), ses ve renkleri birbirine bağlayabilmeyi sağlayan ekstra bir duyu. Sinestezinin aksine, sonochromatopsia’da insandan insana değişebilme durumu yok, her renk spesifik bir sese tekabül ediyor.

Harbisson’un her yeni rengin yeni sesi olmasından kaynaklanan baş ağrılarının üstesinden gelmesi 5 hafta ve şu anda ses olarak algılayabildiği farklı renkler için duyduğu her frekansı çözmesi 5 ay sürdü.

Ruh halini renklerle yansıtıyor

Eyeborg denilen aleti taktıktan bir yıl kadar sonra, Neil tam renk körlüğünden kısmen de olsa kurtulmuş kırmızı, yeşil ve mavi gibi ana renkleri ayırt edebilmeye başlamıştı. Hatta insanların algılama seviyesinin dışında kalan kızılötesi ve uv (ultraviolet) ışımalarının renklerini de görebiliyordu.

Artık Neil için süpermarkete gitmek bir gece kulübünü ziyaret etmek gibiydi. Günlük kıyafet seçimlerini yaparken bazı insanlar gibi üst ile altının uyumlu olmasına değil de o günkü duygusal ruh hali ile kıyafetlerin renklerinin meydana getirdiği müziğin uyumlu olmasına dikkat ediyordu.

Mutlu bir ruh halindeyken Neil do major akordunda giyiniyor ki bu da renk olarak pembe, sarı ve maviye denk geliyor. Mutsuz olduğunda ise si minör tonlarındaki turkuaz, mor ve turuncuyu tercih ediyor. Neil Harbisson’un ayrıca ırklara bakış açısı da değişmişti: cyborg olduktan sonra farkına vardığı şey önceleri algıladığı deri rengi aslında siyah ve beyaz değilmiş. Harbisson bu durumu şu sözleriyle açıklıyor:

“Siyah insanları siyah olarak gördüğümü sanırdım ancak değillermiş. Aslında gördüğüm renk çok çok koyu turuncuymuş ve beyaz olduğu söylenen insanları da aslında çok çok açık turuncu renginde görüyormuşum.”

Şimdi sırada anten ve ekipmanı daha az külfetli hale getirmek için bir yol bulmak vardı. İşe antenin bağlı olduğu bilgisayarın ağırlığını 1 kilograma düşürüp kıyafetinin içine kayışla tutturarak başladı. Sonra bilgisayarın yazılımı derisinin altına yerleştirilen bir çipe aktarıldı. Ve geçtiğimiz aralık ayında anten doğrudan Harbisson’un kafatasına monte edildi. Kafatasının ve antenin kaynaşması yaklaşık 1 ay kadar sürdü ancak Harbisson’un ne kadar memnun olduğunu şu sözlerinden anlamak mümkün: “Hiçbir ağırlık veya baskı hissetmiyorum” anteni kavradıktan sonra da “Sanki vücudumun yeni bir uzuvuna, burnuma veya parmağıma dokunuyormuş gibi hissediyorum.”

Sayborg çalışmaları sandığımızdan yaygın

İnsanlarla teknolojinin daha da içi içe geçmesi gerektiğini düşünen Neil Harbisson, 2010 yılında çocukluk arkadaşı Moon Ribas ile Cyborg Vakıf’ını kurdu. Doğal olmayan bir şey yapmadığını düşünen Neil, kendi durumunu yunusaların kemiklerden iletim ile sesleri duymasına, bir çok böceğin antene sahip olmasına ve köpek balıklarının kuzeyin ne tarafta olduğunu sezebilmesine benzetiyor.

Kendi uygulamasını insanların cyborg deneyimine atılmış ilk adım olarak gören Neil, vücudun içerisinde teknoloji konseptinin normalleşeceğini sadece biraz zamana ihtiyaç olduğunu düşünüyor.

Bana kalırsa Neil normalleşme konusunda çok haklı hatta düşünülenden daha az bir zaman sonra etrafta bir çok cyborg görmeye başlayabiliriz ancak Neil’in ilk olduğu konusunda insan emin olamıyor, şayet Rusya ve Çin’i işin içine katmasak bile A.B.D. Savunma Bakanlığı’na bağlı çalışan DARPA‘nın (Defansif İleri Araştırma Projeleri Ajansı) yıllık bütçelerinde her ne kadar detaylı bilgi verilmese de cyborg çalışmaları da yer almaktadır.