Okuma süresi: 3 dakika

Dokuzuncu Gezegen, nam-ı diğer Planet X, adı ilk kez Sümer tabletlerinde keşfedilmiş büyük bir gizem. İnsanlığın sınırlı teknoloji ile henüz birkaç yüz yıldır sırlarını ortaya çıkarmaya çalıştığı uzay, antik astronomi tarafından aslına bakarsanız çok daha iyi biliniyor olabilir. Varlığı bilinmeyen binlerce antik Sümer tableti, bu tabletler hakkında 19 ve 20’nci yüzyılda yazılmış onlarca kitap bugün adı bile bilinmeyen eserler durumunda. 2003 yılında Amerikan askerleri tarafından yağmalanan Bağdat Ulusal Tarih Müzesi’nden çalınan ve birçoğu yok edilen Sümer tabletleri de, giderek cahilliğe sürüklenen insanlığın çoktan unuttuğu en büyük kayıplarından biri.

Bu yazıda yıllardır içinde gezindiğim araştırmalardan topladığım bilgilere değinmek yerine, bir gün kaçınılmaz olarak yapılmasını beklediğim ‘Dokuzuncu Gezegen’ keşfi hakkındaki en son verileri direkt aktarmayı istiyorum. Düşmek istediğim dipnot, insanlığın görmezden geldiği antik bilgileri deşifre ederek Planet X ve birçok bilinmeyen hakkında önemli bilgiler elde edebileceği. Ancak geçmişi saklıyor ve yetmezmiş gibi bilimsel keşifleri politik, ekonomik kısıtlamalar ile yavaşlatıyoruz.

Dokuzuncu Gezegen Plüton’un ötesinde saklanıyor

Planet X ‘ben buradayım’ diyor

Dokuzuncu Gezegen, uzay keşif teknolojilerinin giderek güçlenmesiyle birlikte varlığına işaret eden delilleri birer birer ortaya döktü. Neptün’ün ötesindeki cisimleri içine alan (sevgili Plüton dahil) Kuiper Kuşağı cisimlerinin yörüngeleri üzerinde yapılan araştırmalar, bu cisimlerin dev bir gezegenin çekim gücü etkisinde kaldığını gösteriyordu. Hatta, geçtiğimiz yıl sunulan birçok araştırma arasında, “Güneş Sistemi’nin hizasından dokuzuncu gezegen nedeniyle kayabileceği” teorisi bile vardı.

Tekrar üzerinden geçeceğimiz kısa bilgilere göre, dokuzuncu gezegen Dünya’dan yaklaşık 10 kat daha büyük. Yörügesi, Güneş-Neptün mesafesinden tam 20 kat daha fazla. Yani, Güneş etrafındaki bir turunu binlerce yılda tamamlayan, vaktinin büyük kısmını Kuiper Kuşağı’nın karanlık köşelerinde geçiren bir gezegenden bahsediyoruz. NASA, son yıllarda elde edilen bilgilerin üstüne yenisini ekleyerek, “Dokuzuncu Gezegenin varlığına dair çok güçlü deliller olduğunu” açıkladı. Eksik olan tek veri, yer veya uzay teleskoplarıyla elde edilecek bir görüntü.

En son araştırmada yer alan California Teknoloji Enstitüsü’nden (Caltech) Konstantin Batygin, “Geldiğimiz noktada Dokuzuncu Gezegenin varlığına işaret eden beş gözlemsel delil bulunuyor” ifadesini kullandı. Batygin, beş delilin merkezinde Dokuzuncu Gezegenin yattığını belirterek, “Eğer bu tanımlamayı çıkarır ve Dokuzuncu Gezegenin varlığını görmezden gelirseniz, çözeceğinizden çok problem yaratırsınız. Aniden elinizde beş farklı bulmaca olur ve hepsini açıklamak için beş farklı hipotez geliştirmeniz gerekir” dedi.

Dokuzuncu Gezegen Güneş Sistemi’ni hizasından çıkarabilir

Geçmişteki veriler doğrulandı

Batygin, geçtiğimiz yıl meslektaşı Mike Brown ile Kuiper Kuşağı’ndaki altı gök cismin eliptik yörüngesine ait çalışma yayımlamıştı. Araştırmalarında ortaya çıkan sonuç, tüm bu Kuiper Kuşağı Nesneleri’nin (KBO), Güneş Sistemi’ndeki sekiz gezegene kıyasla 30 derece eğik olarak aynı yöne bakmasıydı. Bilgisayar simülasyonları, bazı KBO’ların da dev bir gök cisminin etkisiyle güneş düzlemine 90 derece açı yapacak yörüngelere sahip olması gerektiğini göstermişti.

Batygin ve Brown’ın araştırmasının ardından ilk önemli delil, bir diğer Caltech araştırmacısı Elizabeth Bailey tarafından sunuldu. Astrdofizikçi ve gezegen bilimci olan Bailey’in araştırmasına göre, Dokuzuncu Gezegen Güneş Sistemi gezegenlerini hizasından kaydırıyor olabilir. Bu açıklama, sekiz gezegenin Güneş’in ekvatoruna göre neden 6 derece eğik olduğunu açıklayabilir.

Batygin, uzaklardaki dev bir gezegenin Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin yörüngeleri üzerindeki etkisinin devam edeceğini ve Dokuzuncu Gezegen dışındaki hibir modelin yörüngelerdeki farklılıkları açıklamayadığını not düştü. Batygin, birçok gök cisminin çok uzun zamanlar önce Dokuzuncu Gezegen tarafından Güneş Sistemi dışına çekildiğini, ardından Neptün tarafından tekrar içeri sokulduğunu söyledi. Bu teoriyi doğrulayan birçok araştırma yapılmıştı. Uranüs ve Neptün’ün milyonlarca yıl önce yer değiştirdiğini bildiğimiz gibi, Neptün’un uydusu Triton’un da Kuiper Kuşağı’ndan koparak uydu haline geldiği düşünülüyor.

Persesus taraması sonucu: Güneş’in 4,5 milyar yıl önce bir ikizi vardı

James Webb, nerelerdesin?

Dokuzuncu Gezegen’in varlığına işaret eden bilgiler, zamanla astronomi dünyası için Güneş Sistemi’nin geçmişi hakkında dudak uçuklatacak bilgiler sunabilir. Zira, Sümer tabletleri Güneş Sistemi’nin oluşumunu baştan yazacak bilgiler sunuyor. Buradan yola çıkarak NASA’nın peşini kovaladığı Dokuzuncu Gezegen’in “Nibiru” olduğunu düşünebiliriz ancak bunu kesin olarak savunmak mümkün değil. Bu noktada binlerce yıllık bilgilerin doğruluğunu da gözden geçirmek bizlere düşüyor.

Batygin ve meslektaşları, bir sonraki adımda Hawaii’deki Mauna Kea Gözlemevi’nde yer alan Subaru Teleskobu’nu kullanmayı planlıyor. Amaç, gizemli gezegenin nereden geldiğini anlamak (yoksa çok uzun süreden beri buralarda mıydı?).

Düşmemiz gereken son bir not, Dokuzuncu Gezegen’in ortaya çıkarılan birçok dış gezegen gibi bir süper-Dünya olabileceği. Yani, Dünya’dan en az 1,5 kat daha büyük kayalık bir dev. Buradan yola çıkarak astronomlar Güneş Sistemi’nin ‘karanlık ve soğuk’ süper-Dünyasını bulacağımızı umuyor. Şahsen, gelmiş geçmiş en büyük uzay teleskobu James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ile Dokuzunu Gezegen’i görebileceğimizi düşünüyorum. Mars yolculuğuna kadar, sayısız heyecan verici keşfimiz olacak.

Triton’da yaşamak bir gün mümkün olacak mı?