Okuma süresi: 18 dakika


Bir başka gözdağı

Wachowski’lerin tuhaf bilim-kurgu masalının yayınlanma tarihine doğru giden aylarda Warner Bros’un bir büyük endişesi vardı: The Phantom Menace. On beş yıldan uzun bir süre sonra gösterime girecek olan Star Wars filmi 1999’un yazında beyaz perdede olacaktı. Yani, Warner Bros’un The Matrix’in açılışı için düşündüğü dönem. R-rated (18 yaş sınırı bulunan) ve görselliği yoğun siber maceranın, rekabetin ortasında mega-milyon dolarlık bir Ölüm Yıldızı gibi gezen The Phantom Menace tarafından alaşağı edilmesi neredeyse kesindi. Stüdyo, Wachowski’lerden filmi baharda gösterime sokmak için yapım sonrası aşamayı hızlandırmalarını istedi.

Öte yandan, Warner Bros 60 milyon dolarlık yatırımları için fazlasıyla güven biriktirmişti. Başarılı bir test gösteriminin ardından, filmin kreatif ekibi eşbaşkanlar Bob Daly ve Terry Semel ve bir düzine üst yönetici ile görüşmeye çağrıldı. Editör Zach Staenberg, Terry’nin “Bu filmi beğendik” dediğini hatırlıyor. “Bize düştükleri tek not, beş ila 10 dakikayı çıkarmaktı. Biz de beş buçuk dakika kısaltma yaptık ve son kesime göz atmadılar bile.” Aynı yapım sonrası gösterimde Semel filmin fazlasıyla para kazanacağını öngördü. Staenberg ise stüdyonun film yapımcılığına yaklaşımın sadece karlar ile güdülmediğini belirtti. “Bana kalırsa The Matrix, yapımcının kendi bakış açısını yansıtan bir filmin stüdyo versiyonu. Film Warner Bros’un tıpkı Stanley Kubrick’i idare etmesi gibi idare edildi: Ona parayı gönderdiler ve belli bir mesafede durdular.”

Bu yaklaşım filmin gösterime girdiği 31 Mart 1999’da belirgin hale geldi. Paskalya haftasonuna hızlı bir giriş yapmak için Çarşamba günü açılışı yapılan film, ilk beş gününde yaklaşık 37 milyon dolar getirdi ve Reeves’in başrol oyuncusu kariyerini anında hayata döndürdü. Daha önemlisi, gösterime girdiği ilk dakikadan itibaren The Matrix sinema lobilerinde yarattığı derin etkilerden yola çıkan konuşmaları tetikledi. Bu konuşmalar gelecek aylarda internete yayılacak ve ele geçirecekti. Bazıları için film sadece baş döndürücü bir aksiyon esintisiydi, inanılmaz bir kimlik pompalayan bitiş sahnesine sahip olan bir esinti: Koyu ceketi ve karanlık gölgeleri ile beliren Reeves, Rage Against the Machine’in “Wake Up” (Uyan) parçasının hakkaniyetli haykırışı eşliğinde gökyüzüne yükseliyordu.

Ancak diğerlerine göre, The Matrix’in kendisi bir uyandırma çağrısı. 90’ların sonlarında (olayların bir nebze daha iyi gittiği bir dönem) oturmaya başlayan karmaşa ve rahatsızlığın mantığını çıkarmaya çalışan bir çağrı. “O on yıl o kadar rahattı ki…” diyor, Wachowski’lerin uzun dönem manajerliğini yapan Mattis. “Borsalar yükselişteydi, insanlar para kazanıyordu. Ancak hayallerde bir şeylerin ters olduğunu hissettiren bir kıymık vardı. O kadar konforun içinde, insanlar düşünmeye başladı ‘Burada bir şeyler eksik’.”

The Matrix izleyicilerin etraflarındaki dünyaya ait ağır çekime alınmış, bilge, mermi-zamanlı kendi görüşlerini oluşturmaları için dürttü: Hayatımı kim kontrol ediyor? Mutlu muyum yoksa sadece mutlu bir şekilde dikkatim mi dağıtıldı? Varoluşum bile gerçek mi? Bu tür dış türbülans sadece 90’lara özgü değildi. Ancak teknolojinin giderek yatıştırıcı ve kontrol edici hale geldiği bir on yılda daha da derinleşti. Wachowski’ler the Matrix’i yazmaya başladıklarında ana akım web henüz modemlerin vızladığı ilk günlerini yaşıyordu. Film gösterime girdiğinde, ABD’deki hanelerin 25%’i internete bağlanmıştı. Bu oran, gelecek yıllarda ciddi ölçüde artacaktı. Bir zamanlar kelime işlemek, yemek tariflerini saklamak ve The Oregon Trail oynamak için kullanılan ev bilgisayarları, artık webcast’leri destekliyor, çok oyunculu oyunları kaldırıyor, avatarlar ile dolu mesaj panoları ile yorum bölümleri ve daha çeşitli zaman öldürücü tatminler sunuyor (Çok geçmeden, Matrix hayranı yüksekokul öğrencisi Shawn Fanning’in Haziran 1999’da çıkardığı Napster’nın ile saatlerce vakit harcanacak bedava müzik olacaktı). Hacker’lıktan gelme Neo, “her şeyin mümkün olduğu bir dünyaya” yükselişini anlattığında, cesur yeni bir internetin iyimserliğinin sesi oldu. Run Lola Run’ın yönetmeni Tom Tykwer, “The Matrix zamanının on yıl ötesindeydi” derken, filmi “çevrimiçi dünyanın ikinci evimiz haline geldiğini idrak eden ilk yapım” olarak ifade etti.

Ancak dijital bir nirvanaya tutulmak birçok sorun çıkaran yan etki ile belirdi: sistemleri parçalayan virüsler; ‘internet bağımlılığı’ olarak adlandırılan hastalık; ve Y2K nedeniyle yaşanan milenyum öncesi çekirdek erimesi paniği. 20’nci yüzyılı sonu ile beraber makinelerin bizden daha akıllı hale gelebileceğine dair kalıcı bir inanış var. Bu inanış onlarca yıldır bilim-kurgu filmlerinde konu edildi; 2001: A A Space Odyssey’den The Terminator’a kadar. Şimdi, bakıldığında insanlığın yerini kaybettiğine dair bir gerçek dünya hissi vardı. 1996 ve 1997’de, satranç efsanesi Garry Kasparov Deep Blue adı verilen IBM’in geliştirdiği süperbilgisayara karşı “insan vs bilgisayar” gösterisi adı altında birkaç oyun oynadı. Kasparov, oyunlardan birini kaybettikten sonra öfkeyle “Ben insanım” dedi. “Benim anlayışımın çok ötesinde bir şey gördüğüm zaman korkuyorum.”

The Matrix, sadece birkaç hafta sonrasında gelen geleceği şoke eden filmlerle Kasparov’un sözünü ettiği korkuyu artırmak konusunda yalnız kalmadı. Dahi sapık Daid Cronenberg tarafından yazılan ve yönetilen eXistenZ’da, Jennifer Jason Leigh oyuncuları son derece inandırıcı sahte bir dünyaya koyan ve gerçekliği savunan teröristlerin saldırısına uğrayan ünlü bir video oyun tasarımcısını oynuyor. Blade Runner’a gönderme yapan suç odaklı The Thirteenth Floor’da ise heyecan arayanlar 1930’ların Los Angeles’ına ışınlanarak gerçek dünyada kaçınılmaz cinayetlere ve deliliğe neden olan bir yolculuk yapıyorlar.

Her iki filmde izleyicileri sanal gerçeklik tavşan deliğinden içeri sokuyor. Ancak her ikisi de the Matrix’in mantık içeren terörleri ve muhtemel güç tayin etme özelliği sayesinde gölgede kalıyor. The Matrix, makinelerin insanlığı rahatlatıcı bir trans içinde tuttuğu ve bu esnada gizlice varlıklarını emdikleri (ilk çıkan Matrix reklam sloganlarından biri “Gelecekten korkun” ifadesini taşıyordu), aynı zamanda karşı koymak için yol sunduğu bir film: Gerçeği ortaya çıkaran kırmızı hap. Wachowski’lerin dünyasında Neo’nun hapı kabul etmesi zihinsel ara yaratan bir hamle. Onu the Matrix tarafından kamufle edilen ve sonrasında daha büyük ve belirsizce tanımlanan bir özgürlük mücadelesinin içine sürükleyecek distopya gerçekliğe uyandıran bir hamle.

Lana Wachowski, “Dünya Matrix’i her yerde bulunduruyor… İnsanlar kendileri belirlemek yerine kendilerine atanan düşünce şekillerini kabul ediyorlar. Özgürce düşünen insanlar her türlü Matrix’i, her sistemi ve düşünceyi veya inanışı sorgulayanlar. Bunlar siyasi, dini veya felsefi olsun fark etmez” diyor.

Gerçeklik tam karşınızdaydı, eğer yeterince güçlü baksaydınız. Soru, bazı anlarda birinin anlayışının çok ötesinde olan bir dünyada yaşamak isteyip istemediğiniz.

Bu yazı, Brian Raftery imzası ile WIRED’da yayınlanan “How The Matrix Built a Bullet-Proof Legacy” adlı makalenin Türkçe’ye çevrilmiş halidir.