Ana sayfa Bilim Bilim Kurgunun Gör Dediği

Bilim Kurgunun Gör Dediği

Okuma süresi: 4 dakika

Dünya yok oluşun eşiğinde, küresel ısınma geri döndürülemeyecek noktaya ulaştı bile, bir yandan da yapay zekâ güçleniyor, makinalar hepimizi köle yapacak, belki onlara fırsat doğmadan, uzaylı bir ırk da gelebilir, ya da asteroid çarpabilir. Aman o kadar da önemli değil, sonuçta tüm evren bir simülasyon, öyle değil mi?

Her gün birçok kanaldan bu felaket senaryoları ile karşılaşıyoruz. En sıradan zannettiğiniz insan ya da küçücük çocuk bile bu konularda az çok fikir sahibi oldu bile. Peki, neden bu felaket senaryoları hep beynimizin bir köşesinde dolaşıyor, yoksa bunun arkasında bilim-kurgu lobisi (!) mi var (bu kısım espri ciddiye almayın) ? Bence incelemeye değer.

Sanayi Devrimi Sürpriz Yumurtayla Gelince

Sanayileşmenin ivme kazanmaya başladığı 1800’lü yılların sonu, beraberinde başka bir şeyi daha geliştirmişti, sanayi devriminin sürpriz yumurtasını, yani bilim-kurgu edebiyatını. O yılların bilim-kurgu edebiyatı “Sanayileşme süreci geleceği nasıl değiştirecek?” sorusuna cevap arayışları ile ilginç eserler vermeye başlamıştı. Jules Verne, yepyeni teknolojileri geliştiren ve kullanan Kaptan Nemo’nun maceralarını anlatırken, H.G. Wells Zaman yolculuğu maceralarıyla karşımıza çıkıyordu. İleri görüşlü bir yaklaşımla daha o dönemin yazarları aya yolculuktan bahsediyordu.

Yazarlar, böyle parlak bir gelecek portresi çizerken bile, arka planda bir korku da yeşeriyor gibiydi, Doktor Moreau gizli bir adada insanlar ve hayvanlar üstünde gizli deneyler yapıyor, Doktor Ox dünyanın en huzurlu şehrinde kaos yaratıyordu. Bilim-kurgu eserlerinde, insan doğasındaki kötülüklerin yaratacağı tehlikeler yavaş yavaş varlığını hissettiriyordu.

İnsanlığın yeni macerası olan sanayileşme süreci büyük gücünü ilk olarak savaş meydanlarında gösterdi. Belki H.G. Wells’in “Dünyalar Savaşı” hikâyesindeki gibi Mars kuvvetleri bizi istilaya gelmedi ama insanoğlu birinci dünya savaşında döktüğü kan ile sanayinin ateşini harlamıştı. Bu belki kendini gerçekleştiren kehanet, belki de ileri görüşlülüktü, bilinmez.

Leo Svendsen imzalı Nautilus illüstrasyonu.

Travma Sonrası Edebiyat

Birinci dünya savaşının sona ermesinden sonra, sanayideki ve teknolojideki gelişmeler ivmesini arttırarak devam etmiş, radyo, televizyon ve sinema toplumları etkilemeye başlamıştı bile ve işte o yıllarda Fritz Lang’in 1927 yapımı Metropolis filmi, belki de toplu bilinçaltımızda yatan korkuyu gözlerimizin önüne sermişti. Evet, hepimiz içten içe sanayileşmenin, teknolojinin, insanı yok oluşa götüreceğine inanmaya başlamıştık. Huxley’in 1932’de yayımladığı “Cesur Yeni Dünya” romanı, insanlığın sahip olduğu değerleri çoktan yıkmış, yepyeni değerler üstüne bir dünya inşa etmişti bile. Dünyadaki bu kültürel değişim ve arka planda güçlenen, “İnsanoğlu dünyayı yok edecek” fikri ikinci dünya savaşı ve onun sonucunda keşfedilen atomun gücü ile toplu bilinçaltımıza perçinlenmişti bile.

huxley brave new world ile ilgili görsel sonucu

İkinci dünya savaşına kadar yıkımın daha çok kültürel olarak olacağını düşünen insanoğlu atomun gücü ile artık bu yıkımın fiziksel olacağını da düşünmeye başlamıştı. Oppenheimer’ın “i am become death, the shatterer of worlds” sözü farkında olmadan insanlığın bilincine kazınmıştı belki de. Bu bilinç yepyeni yazarların hikâyelerinde kendine yer bulacaktı.

Bilinçaltımızda Yatan Yıkım

İkinci dünya savaşı sonrası bilim-kurgu edebiyatı adeta yıkımlar üstüne kurgulanmaya başlamıştı, çizgi romanlarda hep bir Thanos, Darkseid, Galctus gibi kesin yıkım getiren bir büyük güç yer almaya başlamışken roman ve hikâyelerde kimi zaman dışarıdan gelen bir güç, kimi zaman da insanoğlunun ta kendisi dünyayı yaşanmaz bir hale getirebiliyordu. Philip K. Dick, insanoğlunun kendi yarattığı robotların dünyayı yok ettiği hikâyeler anlatırken, Asimov koskoca bir galaktik imparatorluğun bile yozlaşmayla ile yok oluşa gidişini anlatıyordu. “Fahrenheit 451” romanında, Bradbury mekanikleşmiş bir dünyada kitap okumak kadar basit bir şeyin bile korkunç bir suç olduğunu anlatırken, “Atlas Silkindi” romanında Ayn Rand mekanikleşmiş dünyanın motorunu durdursak ne olur sorusunun cevabını arıyordu.

1970’li yılların sonuna geldiğimizde yıkımın şekli biraz daha değişmeye başladı. Teknoloji ve sanayileşmenin getirdiği başka bir sürpriz hepimizi biraz daha korkutmaya başlamıştı, “küresel ısınma.” Çevresel felaketlerin yol açtığı yıkımı anlatan pek çok eser edebiyatta yerini almaya başlamıştı. Eserler artık dünyanın geleceğindeki felaketler, yok olmuş bir bitki örtüsü, radyoaktif zehirlenme, buzul çağı ya da tam tersi güneşin kavurduğu dünyayı anlatmaya başlamıştı. Örneğin “Star Wars” hikayesinin geçtiği galaksinin yönetildiği gezegen Couruscant’da bir tek ağaç bile yoktu, tamamen beton ve metal ile kaplı saf bürokrasi gezegeni olarak tasvir edilirdi. Ya da 2000’li yılların başında çekilen “Yarından sonra” filmi kuzey yarım kürenin ani olarak tamamen donduğu bir felaket senaryosunu anlatıyordu.

Sorunlar değişse de toplu bilinçaltımızda hep bir yok oluş kültürü yerleşmiş durumda. 2010’lu yıllarda ise yepyeni bir felaket kaynağımız var, “Yapay Zekâ.” Artık herkes yapay zekâ konusundan bahsedildiğinde parantez içinde bir ama ile başlıyor cümleye.

Scarlett Johansson in Ghost in the Shell (2017)
Ghost in the Shell, yeni vücudunda kendini arayan bir insanı anlatan anime serisinin beyaz perdeye uyarlanmış versiyonu.

Bilincimiz Farklı Olsaydı?

Felaket senaryolarının temelinde yer alan insan doğasına karşı güvensizliğimiz bir yana bilim-kurgu edebiyatında başka ırklar, başka canlılar bambaşka yollar tercih etmekteydi. Örneğin Stanislaw Lem’in ”Aden” romanında bambaşka, ileri derecede gelişmiş fakat doğayla iç içe olmayı başaran bir gezegeni anlatır. Yine en ünlü bilim-kurgu klasiklerinden biri olan “Maymunlar Cehennemi”  insanın yok ettiği doğayı, maymunların yeniden nasıl canlandırdığını gösterir. Stargate evrenindeki en güçlü ırklardan biri olan “Nox” ırkı, muhteşem teknolojilerine rağmen doğa ile uyumlu yaşamaktadırlar. Avatar’ın “Na’vi” ırkı ise avladıkları hayvanlar için bile saygı ve sevgilerini esirgemezler. Bilinçaltımızda bir şekilde insanoğlu yıkım ve felaketlerle bağdaştırılırken, diğer canlı türleri, diğer ırklar yaşamın sırrına ulaşmış ve doğaya uyumlu yaşıyor gibi resmedilir.

Bilim-Kurgu Bilinçaltı

Bilim-kurgu edebiyatı, sanayileşme ve teknolojik gelişmeye karşı bilinçaltımızda oluşan korkuları bize küçük pırıltılar halinde gösterirken, çözümü de yanında sunuyor aslında. İnsan doğasında felaket getirmek olsa da, bilincimizi değiştirdiğimizde sonumuzun felaket olmayacağını aksine yükselebileceğimizi ifade ediyor. Toplum olarak bu bilince ulaşmak için belki de daha çok uzun bir zamana ihtiyacımız var fakat öyle görülüyor ki alternatif yollar da mevcut. Belki bir gün bunların çok ötesinde yepyeni bir bakış açısı ile evreni algılamayı başarırız.

Not: Yazıyı yüklediğim anda, yapay zekâya sahip bir robotun kapıyı kırıp içeriye girerek beni öldürme ihtimali hala aklımın bir köşesinde dolaşıyor.

İlginizi çekebilir:

Elon Musk: Zihinlerimiz gelişmiş bir medeniyetin simülasyonlarına ait

Cem Say: Bir simülasyonun içinde yaşıyor olabileceğimiz ihtimali gerçek dışı değil