Ana sayfa Özel Haber Doğanın Keşfi – Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası

Doğanın Keşfi – Alexander von Humboldt’un Yeni Dünyası

Çağdaşları tarafından Napoleon’dan sonraki en ünlü kişi olarak tanımlanan Humboldt, zamanının en büyüleyici ve ilham verici insanlarından biridir. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan Humboldt kendi başına Dünya’nın nasıl işlediğini keşfetmek için ayrıcalıklı bir yaşamdan vazgeçer.

Doğanın Keşfi
Andrea Wulf'un Yazmış Olduğu Doğanın Keşfi İsimli Kitabın Özeti.
Okuma süresi: 14 dakika

1. Muhteşem doğa keşfi- Alexander von Humboldt’u tanımak benim ne işime yarar?

Doğayı kim icat etti? Açıkçası, hiçbir insan bunu yaptığını iddia edemez- Alexander von Humboldt bile. Ancak, doğanın insanlar tarafından daha anlaşılabilir ve kategorize edilebilecek bir şey olduğundan bahsedersek, von Humboldt kesinlikle çok önemli biridir. Çünkü o “Doğa” fikrinin mucididir.

Humbolt’un gençlik fotoğrafı

Bu kitapta kişisel yaşamından on dokuzuncu yüzyılın şafağında, özellikle Güney Amerika’da büyük yolculuklarda yaptığı ayrıntılı gözlem ve açıklamalara kadar, Alexander von Humboldt hakkında geniş bilgiler bulacaksanız. Ayrıca,

• Neden Humboldt- ve Goethe- bilim ile şiir arasında bağlantı olabileceğini düşündüğünü;

• Neden volkanların yeryüzünün durumunu bu kadar etkilendiğini;

• İnsanların eylemlerinin doğaya nasıl zarar verebileceğini açıklamada Humboldt’un vaktinin ilerisinde olmasını anlamaya çalışacağız

2.  Alexander von Humboldt, Küçük yaşlardan itibaren dünyayı görmeyi arzuluyordu.

Hadi! Maceracı kâşif Alexander von Humboldt’la buluşmak için zaman da geriye gidelim. 14 Eylül 1769’da saygın ve aristokrat bir Prusyalı ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası, Kral III. Wilhelm’ın danışmanıydı ve annesi zengin bir üretim geçmişinden geliyordu.

Alexander’ın ondan iki yaş büyük bir erkek kardeşi vardı, Wilhelm. Babası, Humboldt sadece dokuz yaşındayken öldü. Daha sonra, anneleri onları yalnız başına büyüttü ve çocuklarının akıllı onurlu ve olgun bireyler olarak yetiştirilme sorumluluğunun çoğunu üstlenmesi için özel öğretmenler kiraladı.

Fakat kardeşinin aksine, Alexander çalışmak için her zaman doğayı tercih etti. Wilhelm kitaplarına yönelirken, Alexander yaşadığı kırsal arazide dolaştı, ceplerini bitki ve böceklerle doldurdu ardından “küçük eczacı” lakabını aldı. Annesi her iki oğlunun da devlet memuru olmasını istemesine rağmen, Alexander yeni keşif çağından büyülendi ve evden ayrılıp dünyayı görmeyi hayal ederek büyüdü.

Türkçesi Ayrıntı Bilim Serisinden çıkan Doğanın Keşfi von Humboldt’u anlamak için muhteşem bir eser.

Böylece, genç Alexander von Humboldt yetişkinliğe ulaşırken, çalışmadığı vakitleri bilime ve doğaya olan tutkusunun peşinden giderek geçirdi. Eğitimini fen, matematik ve dil derslerinde sivrilerek sorumluluk bilinciyle sürdürdü. Ancak jeolojiye özel ilgi duydu ve 22 yaşında bir maden müfettişi gibi kapsamlı bir çalışma başlattı. Humboldt madencilerin koşullarını iyileştirirken, ayrıca madenlerdeki yeraltı bitki yaşamı üzerine çalıştı ve ilk kitabını yeraltı bitki örtüsü üzerine yayımladı.

Ayrıca, vakit buldukça; zooloji, botanik ve yaşam mekaniğindeki en güncel bilimsel gelişmeleri takip edip üzerine düşüyordu. Galvanizme, elektrik akımlarındaki biyolojik reaksiyonlar üzerine yaptığı çalışmalara ve deney yapmak için kendi vücudunu bile kullanmasına özellikle ilgi duymaya başladı.

Fakat Humboldt her zaman, Avrupa’dan kaçmayı isteyen huzursuz bir aklı dinginleştirmeyi amaçlıyordu. Ancak keşfedilmemiş topraklara girmeden önce, çevresindeki dünyaya bakış açısını değiştirecek olan o adamla tanıştı.

3.  Alexander von Humboldt, Almanya’dan ayrılmadan önce 

Almanya’dan ayrılmadan önce sanat ve bilimin her ikisini de birlikte kullanarak bunlardan sentez yapmayı öğreniyordu.

Bu arada Humboldt’un erkek kardeşi Wilhelm, ülkenin en büyük şairi olan Goethe’yi de içine alan bir grup arkadaşıyla birlikte Alman Jena kentine taşınmıştı.

Goethe 1790’larda uluslararası bir üne sahipti ve kendisi alman romantizm akımının kurucularından birisi oluyordu. Romanı ‘’Genç Werther’in Acıları’’ dönemin jenerasyonuna yön veriyordu. Ve çok geçmeden Faust’u yayınlayarak ününe ün katmaya devam edecekti.

Wilhelm, erkek kardeşine 1794’te bir ziyarette bulundu. Wilhelm, Goethe’nin de zooloji ve botanik bilimlerine meraklı olduğunu biliyordu. Bu yüzden onu erkek kardeşiyle tanıştırmak üzere davet etti. İkisi bitmek tükenmek bilmez sohbetleri ve birbirlerine bilimsel teorilerini geliştirmekte yardımcı olmalarıyla entelektüel seviyede gerçekleşen müthiş fikir tartışmalarının ortakları haline geldiler. Goethe Humboldt’a Immanuel Kant’ın; dış dünyayı algılayışımızın zihinlerimizde duyularımız aracılığıyla algıladığımız biçimde şekillendiğine dair, öznellik ilkesi ekseninde gelişen fikirleriyle alakalı yazılarını gösterdi.

Goethe ve Humboldt, bilim ve doğanın bu öznelcilik sürecinin bir parçası olması gerektiği sonucuna vardılar. Jeoloji ve botanikte dahil olmak üzere birisi doğayı gerçekten anlamak istiyorsa onunla iletişim kurmalı ve onu tecrübe etmeliydi.

Hem Goethe hem de Humboldt, basit bir şekilde odada oturup hayvan, bitki ve kayaçları sınıflandırmanın onları anlamak anlamına gelmediği konusunda hemfikirlerdi. Ofis ve laboratuvardan çıkarak onları deneyimlemeleri gerekiyordu.

Goethe ve Humboldt için bilim ve şiir aynı sürecin bir parçasıydı. Bilim ve şiir kulağa birbirinden tamamıyla farkı iki disiplin gibi gelebilir. Fakat bu yeni bakış açısıyla birlikte Humboldt etrafındaki her şeyin birbiriyle bir ilişki içerisinde olduğunu görmekteydi.

Goethe’nin romantik yazı tarzında Humboldt, en doğru yolu görerek başkalarının doğada gözlemlediklerini anlamalarını sağlayan kişiydi. O hem kendi duygularını kâğıda aktararak hem de diğerlerinde bu duyguları uyandırarak, insanlara salt bilimsel bir metnin verebileceği etkiden çok daha fazlasını veriyordu.

4. Humboldt’un Güney Amerika’ya gelişi göz açıcı bir deneyimdi.

Kasım 1796’da Humboldt’un annesi vefat etti.  Artık onu memnun etme yükümlülüğü altında olmayan Humboldt, mirasını aldı ve maden müfettişliği görevinden istifa etti. Ekipman ve bilimsel araçları kullanarak, uzun zamandır beklenen yolculuğunu planlamaya başladı. 

Ama onu Avrupa’dan uzaklaştıracak bir tekne bulmak o kadar kolay değildi. 

1790’ların sonunda, devam eden Napolyon Savaşları, diğer kıtalara güvenli geçişi zorlaştırdı. Böylece, birçok sinir bozucu gecikmeden sonra, 1799’a kadar İspanya, Humboldt ve Fransız botanikçi uzmanı ve arkadaşı Aimé Bonpland’a Güney Amerika’ya gitmesine izin vermedi.

16 Temmuz 1799’da Humboldt’in çocukluk hayalleri, şu anda Venezuela olarak bilinen Yeni Endülüs’ün kaleydoskopik harikalarına ulaştığında gerçekleşti.

Cumaná eyaletine indiklerinde Humboldt ve Bonpland’ı gösterişli palmiye ağaçları, balıklar ve egzotik flamingo da dahil olmak üzere renkli kuşlar karşıladı. Avrupa’da gördükleri hiçbir şeye benzemeyen, gerçekten göz alıcı bir deneyim oldu.

Ancak Humboldt bu şeyleri tamamen yabancı görmek yerine, keşiflerine küresel, birbirine bağlı bir süreç olarak baktı. Kaya ve bitkilerden böceklere kadar her şeyin örneğini topladıklarında, Humboldt gözlemlerini kaydetti ve onları Avrupa’da ki veri tabanıyla karşılaştırdı.

Humboldt bunu yaparak ve sadece birbirlerini izole ederek bir şeyleri kataloglamakla kalmadan, dünyadaki her şeyin ne kadar bağlantılı olduğunu anlamaya başladı.

Mesela, Cumaná’nın etrafında Avrupa’daki Karpat Dağlarını hatırlatan mağaralar gördü. Aynı alanda ona İtalyan çamlarını hatırlatan ağaçları gördü. 

Fakat belki de en göz kamaştıran olay, varışta onu selamlayan depremdi. 

Deprem, gezegenin yaratıcı ve yıkıcı güçleri hakkındaki tüm algısını değiştiren bir keşifti. O zamanlar birçok bilim adamı, topraklarımızı şekillendiren kuvvetlerin okyanus ve su olduğuna ikna olmuşlardı. Ancak, deprem Humboldt’u bu sismik kuvvetlerin yeryüzünün manzarasını yarattığına ikna etmişti.

4. Güney Amerika hem harikalarla hem de uyarı işaretleri ile doluydu.

Humboldt ve Bonpland, Karayip Denizi kıyıları boyunca ve Orinoco Nehri boyunca yolculuk ederek Yeni Granada’ya doğru olan yolculuklarını sürdürdüler.

1800’de, İspanya Güney Amerika’yı kolonileştiriyordu. Gittiklerinde, Humboldt sadece köleliğin acımasız uygulamalarını gözlemlemekle kalmadı, aynı zamanda sömürgecilerin Güney Amerika’nın doğal hazinelerini de hiçe saydığını belirtti. Değerli mineraller için madencilik yaparak şeker, indigo gibi mahsulleri ekerek ekosistemleri nasıl mahvettiklerini gördü.

Valencia Gölü’nü geçtiklerinde, bu özel ekosistem Humboldt’a ağaçların önemi ve ormansızlaşmanın tehlikeleri hakkında aklında birtakım fikirler uyandırdı.

Bölgedeki yerliler, Humboldt’a su seviyelerinin son yıllarda hızla azaldığını söyledi. Humboldt, bölgede ormansızlaşma ve aşırı sulama yapıldığına dikkat çekti ve gölün ekosistemi bu tür uygulamalar yüzünden zarar görüyordu, bu çok açıktı.

Ağaçların, su depolamak, toprağı korumak, iklim şartlarınca oksijen üretimi ve gölge etkisini soğurma özellikleri ile hayati öneme sahip olduğunu fark etti.

Fakat Humboldt daha yeni başlıyordu. Bütün yolculuğu boyunca insan eylemlerinin doğada zincirleme reaksiyonlara neden olabileceği hakkında fikirler geliştiriyordu.

Orinko Nehri boyunca yolculuk ederken Humboldt, jaguarlar, timsahlar, maymunlar ve kapibaraların şaşırtıcı hayvan yaşamı arasında mükemmel bir avcı ve av sistemine şahit oldu.

Humboldt, avlanma ve ormansızlaşmanın belirli bölgelerdeki jaguar ve timsahların sayısını azalttığı zaman, kapibara sayısının patlayacağını fark etti.

Ve insanların doğaya nasıl bu denli az saygı gösterdiklerini görmeye devam etti.

Örneğin, İspanyol rahipler, fenerlerine yakıt olarak kaplumbağaların yumurtalarındaki yağı kullanarak, yerel kaplumbağa popülasyonunun tamamen tüketme riskini tetikliyorlardı.

İnsanların hala Aristoteles, Francis Bacon ve hatta doğanın sadece insanlara hizmet etmek için var olduğunu öne süren İncil tarafından desteklenen, uzun zamandır inanılan inançların kontrolü altındaki oldukları açıktı. Ama baktığı her yerde insanların doğanın aslında nasıl çalıştığını anlamadığını görebiliyordu.

5. Humboldt sonunda Chimborazo Dağı’nın zirvesinde

Humboldt sonunda Chimborazo Dağı’nın zirvesine ulaştığında, bir devrim ile sarsıldı.

1802’de Güney Amerika’daki zorlu yolculuk sürdü. Humboldt ve Bonpland, acımasız sivrisinekler, ateş, dizanteri, kar fırtınası ve birkaç ölüme yakın deneyimlerden etkilendi.

Ancak hiçbir şey Humboldt’u And Dağları’na ulaşma ve ufku çevreleyen büyüleyici volkanlarla karşılaşma hedefinden alıkoyamazdı.

Dünyaya bağlı olan vizyonu, bu volkanlar tarafından kusursuz bir şekilde somutlaşacaktı. Zamanın çoğundan farklı olarak, Humboldt volkanları izole edilmiş bir güç olarak görmedi. Hepsini, dünyanın çekirdeğinde aynı kuvvetin uzantısı olarak gördü. Humboldt yolculuğu boyunca birçok volkana tırmandı ve denetledi, ancak hiçbiri günümüz Ekvador’da yer alan etkin olmayan volkan Chimborazo ile karşılaştırılamazdı. 21.000 feet’te Chimborazo, dünyanın en uzun zirvesi değil, Ekvator’a yakın olmasından dolayı zirvesi dünyanın merkezinden en uzak nokta olarak kabul ediliyordu.

Humboldt, Haziran 1802’de Chimborazo’ya ulaştı ve zorlu bir tırmanışa başladı. Yol dar sırtlar boyunca devam etti dört ayak üzerinde yürümeye zorlandılar, irtifadan dolayı rahatsızlık yaşadılar ve pürüzlü kayalar ayakkabılarını yırtıp onları yaraladı. Ancak her birkaç yüz feette Humboldt her zaman ölçüm alarak ve etrafındaki her şeyin örneklerini toplamak için durdu. Tırmanırken, tüm bitki dünyasını temsil eden bitki örtüsü katmanları arasında yürüdüğünü fark etti.

19,413 feet de yol kesildi ve daha ileri gidemediler. Humboldt’un çektiği rahatsızlık ne olursa olsun, şimdi kendisine sunulan görüşe kıyasla hiçbir şey değildi. Dünyanın ekvatoruna zirveye baktığını, kendisinden önce ortaya konan tüm doğayı görebildiğini fark etti.

Her şeyin yerine oturduğu Chimborazo’daydı. Alpler hakkındaki önceki gözlemlerini Chimborazo ile karşılaştırarak, her şeyi birbirine bağlayan doğanın iplerini gördü.

6.Humboldt’un fikirleri hızla Avrupa ve ABD çapında yayıldı.

Humboldt’un 1803’te Güney Amerika’dan ayrılma zamanı geldiğinde, yüzlerce taslağı ve on binlerce jeolojik, astronomik ve meteorolojik gözlemi derledi. Buna ek olarak, onun seferi sırasında 60.000 civarında bitki örneği toplamıştı- bunların 2 bini Avrupalılar için tamamen yeni türler olarak görüldü.

Fakat Avrupa’ya dönmeden önce, Humboldt Amerika’da Başkan Thomas Jefferson’u ziyaret etmedi.

Humboldt Amerika’nın bağımsızlık mücadelesini destekledi ve köleliğin karşısında olsa da, kendisi ve Jefferson tarımın ve sürdürülebilirliğinin önemi gibi konularda anlaşma içindeydi. Aslında Jefferson kendisini politikacıdan daha çok çiftçi olarak nitelendirirdi ve Humboldt’un tarımdaki fikirlerini benimsedi. 

Üstelik Jefferson, Humboldt’un İspanyol sömürgecileri ve Meksika ile ilgili her türlü bilgiyi almaya istekliydi. Her zamanki gibi, Humboldt, serbest bilgi alışverişine ve başkalarının bilimsel bilgilerini genişletmelerine yardımcı olacağına inanıyordu.

Humboldt sonunda evine Avrupa’ya döndüğünde kahramanın hoş karşılandığı gibi karşılandı. 

Şimdi, Ağustos 1804, ayrılmasından neredeyse beş yıl sonrasıydı. Humboldt’un zihni ve defterleri büyük fikirlerle doluydu ve nihayet onları bir kitapta dünyanın geri kalanıyla paylaşmaya istekliydi. Ama sadece bir kitap değil! Paris’e yerleştikten sonra, Humboldt araştırmasını bir dizi kitap haline getirme planlarını ortaya koydu.

Onun gezisi uluslararası düzeyde her mecrada kabul edildi, bu nedenle izleyiciler 1805’de ilk kitabı olan Essay on the Geography of Plants kitapçılara best seller olarak girdi.

Dünya’nın ilk ekolojik kitabı düşünüldüğünde bu bir anlık başarıydı. Merkezinde Humboldt’un “Naturgemälde” dediği, dünyadaki iklim bölgeleri ve irtifalarla ilgili olarak var olan bitki yaşamı spektrumunu gösteren bir Chimborazo örneği olan katlanmış bir portre vardı.

Kitap; bitkiler, iklim ve coğrafya arasındaki doğrudan ilişkileri gösteren ilk kitaptı. Ayrıca kıtalar arasındaki çok eski bağlantıları tanımlamıştı.(Bir asır önce popüler bilim şu an kıta kayması olarak bilinen şeyi ilk onunla tanıdı.)

7. Humboldt’un fikirleri siyaseti de etkiledi. 

Humboldt gözlemlerini yazmaya ve yayınlamaya devam etti,  1807’de dönüm noktası olan Doğa Manzarası’nı yayınladı. Bulgularını anlatmak için şiirsel bir dil kullanması doğa yazısı kitabını gelecek nesiller için bir taslak haline getirdi.

Humboldt, doğadan bahsetmek için sanat, şiir ve lirik kullanımını teşvik etmeye devam ederken, devrimci Simón Bolívar da dahil olmak üzere birçok kişiye ilham kaynağı oldu.

Humboldt’in Güney Amerika macerasından etkilenen 21 yaşındaki Bolívar, döndükten kısa bir süre sonra Paris’te onu ziyaret etti.

Bolivar, Humboldt’un seyahat ettiği Karakas eyaletinde doğdu. Güney Amerika’nın belirsiz geleceğini ve yerlilere İspanyol sömürgecilerinin zalimce muamelelerini tartıştılar. Bolívar, İspanyolların anavatanından sürüldüğünü görmek için tutkulu bir istek duydu ve Güney Amerika halkını serbest bırakmaya söz verdi.

1808’de Bolívar bu vaadi yerine getirdi ve Güney Amerika’ya yelken açtı.

İspanyollardan bağımsızlıklarını kazanmak için yıllarca sürecek olan kanlı savaş gerekecekti. Bu süre zarfında Bolívar, doğayı ve Humboldt’un ünlü şiirsel dilini kullanarak ilham alan devrimci takipçilerini korudu. Bolívar, görkemli dağları ve vadileri tanımlamak için kendi şiirini yayınladı ve halkına ne için mücadele ettiklerini hatırlattı.

Bolivar’a mücadele yıllarında, 1808 ve 1811 yılları arasında, Humboldt kendi siyasi duygularını ifade etmekten çekinmedi. Yeni İspanya Krallığı üzerine dört ciltlik politik deneme dizisini yayımladı. 

Hem Thomas Jefferson hem de Bolívar bu kitapları okudu, kolonileşmenin korkunç etkilerine işaret eden gerçekler ve verilerle doluydu. Kitapta köleliğin dağılma iddianamelerinin yanı sıra madenciliğin neden olduğu hasar ile mısır ve şeker gibi nakit bitkileri dikmek lehine doğal olarak büyüyen bitki örtüsünü ortadan kaldırmayı da içeriyordu.

Bunlar asil ifadelerdi, ama göz açıp kapayıncaya kadar bir bedeli olmuş olabilirdi.

8. Popülerliğine rağmen, Humboldt başka bir gezi daha başlatmakta zorlandı.

1815’te Humboldt’in yayıncılık dünyasındaki başarısı, Personal Narrative isimli bir hayli etkili başka bir kitapla devam etti. Bu, Güney Amerika macerasının daha doğrusal bir gezi günlüğüydü ve gelecekteki birçok araştırmacının ilham kaynağı olacaktı.

Humboldt bir süredir Paris’te yaşıyordu, ancak 1820’lerde Napolyon’un sürgününü ve Louis XVIII’nin restorasyonunu takiben sansür ve baskıda bir yükseliş gördü.

Politikadan mahrum bırakılan Humboldt, Berlin’e geri döndü ve etkilenen kitlelere derinlemesine bağlı bir dünya vizyonunu sunduğu çok popüler bir seri ders verdi. Yıldızları, toprağı ve denizi sanat ve şiir tartışmalarıyla birbirine bağladığı için kitleler büyülendi.

1828’de bu, Berlin’deki dünyanın her yerinden 500 bilim insanını fikir alışverişinde bulunmak ve disiplinlerarası fikirleri birleştirmek için ezber bozan bir bilimsel konferansla sonuçlandı.

Bununla birlikte, yazarlar ve bilim insanları arasındaki popülerliğine rağmen, sömürgeciliği onaylamaması, Humboldt’in diğer sefer başlatması gereken siyasi güçlerle iyi oturmuyordu.Humboldt Güney Amerika’dan döndüğünden beri, başka bir maceraya kalkışmak için can attı. Gitmesi gereken yerler listesinin başında Himalayalar vardı. Hint dağını gözlemlerini tamamlamak için mükemmel bir yer olarak gördü ve doğa ile dünyayı birleştiren görüşlerini bağladı. Ancak, oraya varmak için, Doğu Hindistan Ticaret Şirketi’nden izin alması gerekiyordu.

Bu organizasyon hem güçlü bir İngiliz ticari şirket hem de Hindistan’ın çoğunu kontrol eden askeri güçtü. Humboldt, İngiltere Kraliyet Cemiyeti’nin bir üyesi ve Başbakan George Canning’in iyi bir arkadaşı olmasına rağmen, Doğu Hindistan Ticaret Şirketi 1810 ve 1820’ler boyunca girişimlerini sürekli reddetti.

Maalesef, Humboldt’un halkın aşağılanmasına (sömürgecilik) olan tepkisini pek umursamadılar; sömürgeciliğin Doğu Hindistan Ticaret Şirketi’nin arkasındaki temel ilke olduğunu düşünüyorlardı.

Humboldt sonunda, Hindistan’a toprakları üzerinden erişim sağlayıp sağlamadığını görmek için Rusya İmparatorluğu’na ulaştı, ancak bir sonraki bakışta göreceğimiz gibi, Rusya Maliye Bakanı’nın ilginç bir karşı teklifi vardı.

9.Humboldt’un Rusya üzerinden yaptığı yolculuk, çalışmaları için son bileşenleri sağlayacaktı.

Humboldt 1827 sonbaharında, Rusya maliye bakanı tarafından Rusya’da fonlanmış bir gezi yapmak ile ilgilenip ilgilenmediğini soran bir mektup aldı. Ulus son zamanlarda Ural Dağları’nda platin keşfetmişti ve yöneticileri diğer potansiyel keşiflerle ilgileniyordu.

Humboldt’un umduğu Himalayalar gezisi değildi, ama Rusya’nın sınırlarını gezme şansı bulunca hemen fırladı.

Ancak gezi umut verici bir şekilde başlamadı.

1829 yılının haziran ayının ortalarında Humboldt, Trans-Sibirya Yolu boyunca seyahat ediyordu. Avrupa dışını keşfetmekle mutluydu, ilk olarak, gezi ona yalnızca Almanya’da gördüklerine çok benzeyen çorak bir manzara sunmuştu.

İşleri daha da kötüleştirmek için, her adımı Çar I. Nicholas’ın ortakları tarafından izleniyordu.

Geziye fon sağlanması için Humboldt, Rusya’nın çeşitli ticari madenlerini kontrol etmeyi ve her durakta dosya güncellemeyi kabul etmişti. Bu bir problem olsa da ,Humboldt’a bazı minerallerin dünyanın dört bir yanında nasıl göründüğü, teorilerini test etme fırsatı sundu.

Örneğin, madenler Rusya’daki altın ve platin yataklarının Güney Amerika’da bulunan yataklara benzer olduğunu kanıtladı. Ve Rus hükümetinin keyfine göre, Humboldt arazinin elmas içerdiğini ortaya koydu.

Ancak Humboldt madenlerden bıktı, bu yüzden Tobolsk’taki yolculuğunun en doğusuna ulaştığında, plandan sapmaya karar verdi ve Rusya’nın Moğolistan ile birleştiği Altay Dağları’na doğru yola koyuldu.

Ağustos 1829’a gelindiğinde, 60 yaşındaki Humboldt mutlu bir şekilde Altay Dağları’na tırmanıyor, mağaralara sürünüyor, kayaları ve bitkileri topluyordu.

Gözlemleri, dünyayı daha yakından görebilmesi için gereken son detayları sağlayacaktı. Altay Dağları, Berlin’in yaklaşık 3.500 mil doğusundadır, Güney Amerika’nın batısına da uzaklık aynıdır bu da mükemmel kıyaslamalar yapılmasını sağlar.

Humboldt şimdi şaheseri için gerekenlere sahipti ve 28 Aralık’ta kendisini heyecanlandıran fikirleri ile Berlin’e döndü.

10. Kozmoz Humboldt’un dünyaya verdiği mesajın etkili bir sonucuydu.

Tamamen birbirine bağlı ve karmaşık bir şekilde dokunmuş bir dünya görüşünü tam olarak temsil edecek tek bir eser üretmek Humboldt’un asıl hedefiydi. Bu çalışma, onu 40 yıl önce Chimborazo’nun(Oldukça yüksek volkanik bir dağ) zirvelerine çıkartan ve Kozmoz adlı beş ciltlik bir kitap haline gelen “Naturgemälde” fikri üzerinde gerçekleşecekti.

Bilim, disiplinler arasında çizgiler çizip kendini sanattan ayırırken Kozmoz’un amacı hepsini bir araya getirmekti.

1830’larda, profesyonel bilim adamları; kimya, biyoloji ve astronomi gibi kendi uzmanlık alanlarına daha fazla yoğunlaşıyor ve bakış açılarını evrenin bireysel unsurlarına odaklayarak daraltıyorlardı.

Kozmoz’un mesajı, hiçbir şeyin etrafındaki dünyadan bağımsız olmadığını vurgulayan birleşme üzerineydi. Humboldt, gerçek ve doğru bir anlayışın ancak gökyüzündeki yıldızlardan denizdeki en küçük organizmalara kadar her şeyi birleşmiş bir bütünün parçası olarak gördüğümüzde ortaya çıkacağını söylüyordu.

Ve böylece, Kozmoz onun dünyaya veda armağanı oldu.

Kozmoz’un ilk cildi, araştırma ve tasarım üzerine geçen on yılın ardından 1845’te yayınlandı. Gök olaylarından jeomanyetizmaya ,hava olaylarından bitki ve hayvan yaşamına kadar her şeyi kapsayan bu cilt en çok satanlar listesine girdi.

Bunu 1847’de ikinci cilt takip etti ; insan yaşamının antik çağlardan günümüze kadar süren serüvenini inceleyen iddialı bir kitaptı.Yol boyunca, siyaset, bilim ve sanatta insanlığın kaydettiği ilerlemeleri ayrıntılı olarak ele aldı.

Humboldt 1850-1859 yılları arasında her biri, dünya görüşünün içini daha kapsayıcı bir şekilde dolduran diğer üç cildi çıkarmak için yorulmadan çalıştı. Hava ciğerlerine dolmayı bırakmadan iki gün önce Kozmoz’un 5. cildini yayıncıya göndermişti.

6 Mayıs 1859’da tarihinde 89 yaşında hayata veda etti. Ölüm haberi hızla yayıldı ve dünyanın bir çok yerinde onun için yas tutuldu. Gazeteler, Humboldt’un Birleşik Devletler’deki birçok kişi tarafından  şimdiye kadar yaşayan en etkili insanlardan biri olarak nitelendirildiği sevgi dolu anma yazılarını yayımladı.

11. Birçok insan Humboldt’un öğretilerini yirminci yüzyıla taşıdı.

Alexander von Humboldt ne kadar etkiliydi? Onun eşsiz perspektifi araştırmacılara ve çevrecilere ilham vermeye devam ediyor, birçok insan bilim ve sanatı gelecek nesillere birleştirme mesajını taşıyor.

Charles Darwin Humboldt’un Kişisel Anlatıları’ndan ilham aldı.

Aslında, kitap Darwin’in kendi yolculuğuna çıkmasını istedi ve dünyadaki H.M.S Beagle gezisi sırasında doğaya nasıl baktığını anlattı.

Maalesef Humboldt Darwin’in On the Origin of Species ‘ı yayımlamadan ölecek fakat Darwin’in işaret kitabı temelde genişleyen evrim ve doğal seleksiyon üzerine bir dönüm noktası olan Humboldt’un gerisinde yayımlandı.

Humboldt’un büyüklüğüne ilham veren bir başka adam da yazar Henry David Thoreau idi.

Thoreau deneyüstücülük akımının zirvesi sayılan Walder’i yayımladı. Alman Romantizmine çok benzeyen bu akım, insanlık ve doğanın birleşik bir görüşünü aradı. Thoreau, Walden Pond’un yanındaki küçük bir kabinde yaşayarak geçirdiği yıllar sonrasında Walden’i 1858’de yayınladı. Bu süre zarfında Humboldt’un çalışmasıyla çok meşguldü ve adı Thoreau’nun günlükleri boyunca yer alıyor. Humboldt’un gözüyle dünyayı görmeye başlayana kadar birleştirici bakış açısının Thoreau’ya açık değildi. Ve yaşam, doğa ve şiir arasındaki bağı gördü.

Ernst Haeckel, yirminci yüzyıl boyunca sanat ve bilimi bir araya getirdi.

Haeckel, Humboldt ve Darwin’in çalışmalarından ağır bir şekilde ilham alan bir Alman zooloji profesörüdür. Humboldt’un, keşfedildiği karmaşık güzelliği olan yeni türleri incelemek için mikroskobuna bakarken bir araya gelen doğa ve sanat vizyonunu anladı – radyolaryen denilen minik deniz suyu organizmaları.

Haeckel kendi kitaplarını doğa çizimleriyle doldurdu ve Kosmos adlı bir dergi yayınladı. Sanatı, yirminci yüzyılın başında Art Nouveau hareketi için büyük bir ilham kaynağı olacaktı.

Bunlar, Humboldt’un vizyonunun geleceğe dönük yaşamasını sağlamaya yardımcı olacak sadece üç kişi.

12. Alexander von Humboldt, Küçük yaşlardan itibaren dünyayı görmeyi arzuluyordu.

Hadi maceracı kaşif Alexander von Humboldt’la buluşmak için zamanda geriye gidelim. 14 Eylül 1769’da saygın ve aristokrat bir Prusyalı ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası, Kral III. Wilhelm’ın danışmanıydı ve annesi zengin bir üretim geçmişinden geliyordu.

Alexander’ın ondan iki yaş büyük bir erkek kardeşi vardı, Wilhelm. Ne yazık ki babaları, Humboldt sadece dokuz yaşındayken öldü. Daha sonra, anneleri onları yalnız başına büyüttü ve çocuklarının akıllı onurlu ve olgun bireyler olarak yetiştirilme sorumluluğunun çoğunu üstlenmesi için özel öğretmenler kiraladı.

Fakat kardeşinin aksine, Alexander çalışmak için her zaman doğayı tercih etti. Wilhelm kitaplarına yönelirken, Alexander yaşadığı kırsal arazide dolaştı, ceplerini bitki ve böceklerle doldurdu ardından “küçük eczacı” lakabını aldı. Annesi her iki oğlunun da devlet memuru olmasını istemesine rağmen, Alexander yeni keşif çağından büyülendi ve evden ayrılıp dünyayı görmeyi hayal ederek büyüdü.

Böylece, genç Alexander von Humboldt yetişkinliğe ulaşırken, çalışmadığı vakitleri bilime ve doğaya olan tutkusunun peşinden giderek geçirdi. Eğitimini fen, matematik ve dil derslerinde sivrilerek sorumluluk bilinciyle sürdürdü. Ancak jeolojiye özel ilgi duydu ve 22 yaşında bir maden müfettişi gibi kapsamlı bir çalışma başlattı. Humboldt madencilerin koşullarını iyileştirirken, ayrıca madenlerdeki yeraltı bitki yaşamı üzerine çalıştı ve ilk kitabını yeraltı bitki örtüsü üzerine yayımladı.

Ayrıca, vakit buldukça; zooloji, botanik ve yaşam mekaniğindeki en güncel bilimsel gelişmeleri takip edip üzerine düşüyordu. Galvanizme, elektrik akımlarındaki biyolojik reaksiyonlar üzerine yaptığı çalışmalara ve deney yapmak için kendi vücudunu bile kullanmasına özellikle ilgi duymaya başladı.

Fakat Humboldt her zaman, Avrupa’dan kaçmayı isteyen huzursuz bir aklı dinginleştirmeyi çok ama çok daha zor buluyordu. Ancak keşfedilmemiş topraklara girmeden önce, çevresindeki dünyaya bakış açısını değiştirecek olan o adamla tanıştı.

Doğanın Keşfi Hakkında

Yazar: Londra Royal College’da tarih öğrenimi gören Andrea Wulf, profesyonel bir tarihçi ve yazardır; şimdiye kadar Doğanın Keşfi de dahil olmak üzere beş kitabı yayımlanan Wulf, Gurdian, Sunday Times, Financial Times gibi mecralarda düzenli olarak yazılar yazmakta, aynı zamanda Almanya, İspanya gibi ülkeler başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde dersler vermektedir. Son kitabı olan Doğanın Keşfi, New York Times’ın çoksatarlar listesine girmiş; 2016’da “Royal Society Science Book” ödülünü almıştır. Bölüm Filozof.net sitesinden alınmıştır

Biyografi: Friedrich Wilhelm Heinrich Alexander Freiherr von Humboldt, (1767-1835) Alman, filozof ve dilbilimci. Dilin, insanın bir buluşu değil, uygarlığı yaratan evrensel bir güç olduğu görüşünü savunmuştur.22 Haziran 1767’de Postdam’da doğdu, 8 Nisan 1835’te Berlin yakınlarında Tegel’de öldü. Ortaöğrenimini doğduğu kentte gördükten sonra Frankfurt ve Göttingen üniversitelerinde felsefe, tarih ve dilbilim okudu. Önce yazın alanında çalışmaya başladı. Goethe, Schiller, Delberg gibi dönemin ünlü ozan ve yazarlarıyla yakınlık kurdu. Bir süre devlet işlerinde görev aldı, 1801-1808 arasında Prusya’nın Roma büyükelçisi oldu, daha sonra içişleri bakanlığına getirildi. Berlin Üniversitesi’ni kurmak, 1810’da da Prusya ulusal eğitimini düzenlemekle görevlendirildi. Alman Birliği’nin gerçekleşmesi için çalıştı.

Bu metin ilgili kitaptan bir grup tarafından çevrilmiştir.

Kitabın Künyesi: Çağdaşları tarafından Napoleon’dan sonraki en ünlü kişi olarak tanımlanan Humboldt, zamanının en büyüleyici ve ilham verici insanlarından biridir. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan Humboldt kendi başına Dünya’nın nasıl işlediğini keşfetmek için ayrıcalıklı bir yaşamdan vazgeçer. Thomas Jefferson onu “zamanın en büyük değerlerinden biri” olarak tanımlar.

Charles Darwin “Humboldt’un Kişisel Anlatısını okumak kadar hiçbir şey benim gayretimi kamçılamamıştı” diye yazar; Humboldt olmadan ne Beagle’a binebileceğini ne de Türlerin Kökeni’ni tasavvur edebileceğini söyler. William Wordsworth’la Samuel Taylor Coleridge’in ikisi de şiirlerine Humboldt’un doğa kavramını katmışlardır. Güney Amerika’yı İspanyol sömürge yönetiminden kurtaran devrimci Simon Bolivar, Humboldt’u “Yeni Dünya’nın kâşifi” diye nitelendirir. Almanya’nın büyük şairi Goethe, Humboldt’la birkaç gün geçirmenin “birçok yıl yaşamış gibi” olduğunu dile getirir. 

Doğanın Keşfi Alexander von Humboldt gibi büyük bir bilim insanını tanımanın yanı sıra, çağdaş doğa ve türlerin ilişkiselliği açısından günümüz doğa anlayışına da ışık tutmaktadır. New York Times tarafından 2015 yılının en iyi on kitabı arasında sayılan Doğanın Keşfi, 23 ülkede yayımlandı. Royal Society Bilim Kitabı Ödülü 2016, Costa Biyografi Ödülü 2015, Inaugural James Wright Doğa Yazıları Ödülü 2016, LA Times Kitap Ödülü 2016 ve Kraliyet Coğrafya Topluluğu’ndan Ness Award 2016 ödüllerini almıştır.


Hamur Tipi : 2. Hamur Sayfa Sayısı : 560 Ebat : 13,5 x 21,5 İlk Baskı Yılı : 2017 Baskı Sayısı : 1. Basım Medya Cinsi : Ciltsiz

Kaynakça:

Doğanın Keşfi

Vertical Thinking in the Time of Humboldt

Expedition Humboldt